Göz Yaşı Şişesi

“Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer”(Can Yücel)

Hayatın gözlerimize bıraktığı inci tanelerinin yüreğimizden süzülüp dışarıya akımı olsa gerek gözyaşları...İçtenliğimizin su birikintilerini bir kapta toplamak ise dünyanın en değerli hazinesi olmalı. Bu değerli hazine onun kadar zarif, onun kadar kırılgan, onun kadar ince ve narin bir kapta toplanabilir ancak. “Urganterium” yani gözyaşı şişesinde. O kadar narin ve incedir ki, parmaklarınızın dokunuşu onu kırar incitir diye korkarsınız. Eski çağlarda bir ölünün arkasından ağlayanların kendisine verdikleri değeri göstermek için gözyaşlarını gözyaşı şişesine doldurup mezara bırakırlarmış.

Yüreğimizden dökülen ırmaklarımızın yanaklarımızdan süzülüp engin mavi denizlerinde kaybolduğumuz anlarda; yılmışlığın, yıkılmışlığın, yok olmuşluğun, çaresizliğin, bezginliğin en derin aşklarında, okyanusla birleştiği zamandır işte ağladığımız an. Ve bitkin ve yorgun gönlümüzü kurumaya bırakırız rüzgara... Hayata karşı yalınayak ve çırılçıplağızdır .Hayatın bütün büyük ayrıntılarını terk etmiş, en küçük ayrıntıların peşinden akmış, çağlamışızdır artık. Dilsiz, sevdasız, ülkesiz, kimsesiz kimselerden olmuş, iç dünyamızın ıssız derinliklerinde kaybolmuşuzdur.

İmgelerim gözyaşını anlatmaya yetti mi bilemiyorum? Ama nedense; ne zaman ağlasam ya da ağlayan birini görsem Niobe aklıma gelir.

Tanrıları küçümseyen Niobe çocuklarının cesetleri başında yas tutarken taşlaşıverir. Mitolojide şöyle anlatılır: Phrygia’nın güzel kraliçesi yedi kız ve yedi oğlan doğurur. Doğurganlığıyla ve güzelliğiyle övünür ve her zaman diğer tanrılardan üstün görür kendini. İki çocuğu Apollon ve Artemis ile alay eder, onları üzer. Apollon ve Artemis Niobe’nin diğer çocuklarını ok atarak öldürür. Hırsı ve öfkesi yüzünden çocukları öldürülmüştür ve üzüntüsünden taş kesilen Niobe’nin vücudunda tek canlılık belirtisi ağlayan gözleri kalmıştır.

Bir gün yolunuz Manisa’ya düşerse gözlerinden yaşlar süzülen Niobe’yi görebilirsiniz. Onun adı: Ağlayan Kaya.

Bu hikaye ile gözyaşının ne kadar değerli olduğunu anlatmak istedim. Taş olsa da bedeni, kan ağlayan yüreğini dindiremez Niobe ve hala ağlar acısını döker yüzyıllardır yeryüzüne. Çekilen acının verdiği derin üzüntüye ya da büyük bir sevinci yaşarken hissettiğimiz o mutluluğa gözlerimizin verdiği tepkidir, gözyaşları... Gözler bir ayna gibi ruhumuzu aynen dışarıya yansıtır, duygularımızı asla yalanlamaz. Bazen insanların sözlerinden çok bakışlarını önemseriz. Gözlerine bakarız doğru söyleyip söylemediğini anlamak için. Ya da yalansa söylediklerimiz gözlerimizi kaçırırız. Bunun nedeni sözlerin önemsiz oluşu değil tabii ki. Sanıyorum, iletişimde güveni sağlayanın vücut dili olması. İstediğimiz zaman istemediğimiz sözleri sarf edebiliriz belki ama asla istemediğimiz anlarda bedensel iletişimi kullanamayız. “Haydi şimdi ağlayayım.” diyerek ağlayamadığımız gibi.

“öyle derin ki gözlerin, içmeye eğildim de; bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm”(Louis Aragon)
Ne alakası var ? diyeceksiniz. Alakası yok belki ama bence bir “göz” ve “kişilik” bu kadar güzel anlatılabilir. Aklıma geliverdi birden ben de yazdım. Hayat da böyle işte... Körebe oyunu gibi dokundukça oluşuyor gelecek. Ben de bilgisayarımın tuşlarına dokundukça oluşturuyorum yazdıklarımı.

Sevgisi içime kaçtı sesimin. Gözlerimden süzülüp sizlere aksın diye. Gözyaşı şişelerine doldurur musunuz onları... Aman dikkat edin, sakın kırılmasın! Korkarım; yeryüzünü sel alır diye...

Yazan: Ümran SONGUN
E-posta: usongun_2005@hotmail.com

15-02-2005

 
Sayac :12485 // Son Güncellenme : 2020-02-27

Toplam Online Ziyaretçi : 7