Hercai

Hercai: 1. Hiçbir şeyde kararlı olmayan, yeltek, gelgeç
2. Aşkta değişken, vefasız

Yitirmeye nasil da alışmışız yaşamızdaki değerlileri. Yıllar geçtikçe yaşadığımız yerlerde, duyumsayabildiğimiz o tek-tük insanlarda iz bırakmamız gerekirken siliniyoruz. Yeni yüzler arıyoruz kendimize yeni yaşamlar, çalınmamış kapılar. Zor geliyor elimizdeki değerlileri kaybetmemek için çaba harcamak. Tüm sırlarımızı bildikleri için mi korkuyoruz onlardan, yoksa onlar bizi “iyi” tanıdıkları için mi gitmeye bu denli meyilliler?

Çoğu zaman zor geliyor insana kendinden ödün vermek. Almak o kadar keyif verici olmuş, o kadar bağımlılık yaratmış ki hayatımızda sonunda verme çabasından sıyırıp almışız kendimizi.

İnsan sadece acıyı duyumsadığı zaman mı hatırlar yüreğinin nerede attığını ve yalnızca nefes alırken mi hisseder yaşamın bir yerde eksik kaldığını, parçaları bir bütün olarak algılarken mı hayat güzel bir tablodan ibarettir ancak...?

Kimse farkında değil, yüzyıllardır yanılıyoruz... Kimsenin henüz aklına gelmemiş -ne yazık ki- ağır olana baş kaldırmak. Ve ne zaman bir yürek sancısıyla kıvransa beden, ilk önce günahın bedeli gelir akla, ödenmesi gereken... Gerçekten yalnız mıyız, bu kadar çaresiz miyiz, yoksa çok mu başarılıydık bu vakte kadar kendimizi kandırırken? Ben sustum ve izliyorum artık filmin bundan sonraki karelerini... Ne yazık, bundan böyle gerçeği gören olsam bile işe yaramayacak pek, haykıracak halim kalmamış. Çok mu çabuk pes ettim, neden bu zamansız yorgunluk, nerede başladı, hiç son bulmayacak mı, nereye gitti, gören yok mu onu, sorsam söylemezler mi bana nerede olduğunu..? Şimdi uyursam, rüyamda değil ki aradığım. Işığı kopartıp demet demet saçsalar ortalığa, paylaştıkça hafifler mi ki içimdeki yorgunluk? Artık hiç korkmuyorum desem yalan mı söylemiş olurum gecenin ortasında, otururken tek başıma?

Sen de gittin, benim gibi ayrılığa katlanarak... Artık bize bizden kalan bir derin sızıdan başka ne ki? Giderek umutsuzluğa, kendine güvensizliğe dönüşen, şu uykuyla uyanıklık arasındaki belli belirsiz, yarı bulanık duygular... Sonra şu hayatı oluşturan binlerce, onbinlerce hatta milyarlarca çelişki içinde o duygularla kendi yerini ararken çektiğin sıkıntılar, çürük bir diş ağrısı gibi sızlatan ağrılar. Her gece, her sabah, her saat, her dakika... İçimde kopan yalnız sen değilsin, umutlarım, anılarım da var, kendine gülümseyen bir halim olsa da yazık ki kaldı gözyaşlarımın tuzlu tortusu yanaklarımda.

Bana tek bir laf bile etmedin, hala nedenini bilmiyorum bu terk edilişin. Gece yorgan altındaki tartışmalarımdan, kendimle savaşımdan kalan birikimlerle sabah yeniden doğup, derlendiğimi, toparlandığımı sanarak bedenimin, bilincimin, kalbimin, bilinçaltımın ortaklaşa mutlaka çözmesi gereken sorunlarla yeni günde de savaş halinde olmasına şahit olmak yetmiyor “yaşıyorum” demeye. Zamanı durdurmaya çalışmak boşuna, gözlerimi kapatıp uyumaya çalışışım da. Zaman devamlı akıp gidiyor bir yerlere. Bir kuş gibi hafif uçup gidiyor. Giderse gitsin, bu umrumda değil asıl beni benden aldıkları ilgilendiriyor.

Gidiyor, gidiyoruz... Nereye? Yarınlara mı? Yoksa bilmediğimiz başka yerlere mi? Neyiz ki biz, az evvel, çok evvel; az sonra, çok sonra... Bensiz zaman olur mu hiç? Ya da zamansız ben mi var? İç içe bile değiliz, tek başınayız biz. İşte sen de böyle, zaman gibi uçup gidensin. Zaman gibi özgürlüğünün peşinde koşansın, sen bende özgür olmanın tadını çıkaramadın. Seni hayatımın bir parçası yaptım ben, belki de yanılgıların en büyüğü: tek parçasıydın. Sana hayatımı verdim, hep yanımda olmanı istedim. Şimdi sen, en doğru olanı yapıyorsun, “kendi hayatını yaşamak” yolunda gidiyorsun. Gitmek, kaçmak bu dört duvar arasından, bu sen merkezli senle ben’in minik dünyasından.
Bir şey söyleyemem bundan böyle sana. İçimdeki seni, seninle dolu dolu yaşadığım anları ve hatta bitmişlikleri, keyifli, hüzünlü ne varsa ne yoksa her şeyiyle duyumsamaya devam ederek, hayata sunabileceklerimi kendime saklamadan yaşamaya devam ediyorum sadece. Her yeni gün doğarak yeniden ve her yeni gün bir yerlere uçarak bilmeden. Her yeni gün “elveda”lara “merhaba” diyebilmek kadar “elveda” diyerek yeni “merhaba”lara...

Yüreğimin parçalanışını hissediyorum da bazen... bir yanımda her geçen an büyüyen öfkem, kırılmışlığım, incinmişliğim, yalnızlığım, sevdamın doruklarında iken bırakılmışlığım var, bir yanımda da bir türlü içimden söküp atamadığım sevdam, sana hak verişim, hatta yüreğimi ayaklarının altına serip her acımasızlığına boyun eğişim var! Seni seninle bırakıp daha fazla incinmeden, solmadan silinip gitmek mi “olması gereken” yoksa varlığınla duyduğum mutluluk uğruna her şeyi göze alıp yanında kalmak ve beni, sevdamı, var oluşumu aşağılamanı seyrederek yaşamak mı?

Sana ileride, çok çok ileride seninle yeni bir başlangıç için içimde bir umut taşıdığımı söylediğimdeki bakışlarını hiç unutmayacağım. Ama seninle her şeyi paylaşmaya, yüreğimde yaşattığım ne varsa aşka dair sana aktarmaya öyle alıştım ki! Engel olmak gelmiyor içimden kendime, hala vicdansızlığına, bencilliğine (üzgünüm böyle dediğim için ama artık bende suçlayacak bir ben kalmadı) karşı koyamıyorum ve sana hak etmediğin şekilde davranmayı sürdürüyorum. Benden verdiğin sözler için özür dilediğinde ne hissettim bilmeni isterdim... Nasıl anlayabilirsin ki? Senin yüreğin “kendi hayatını yaşamak” uğruna çekip gidebilmeyi biliyor sadece, sıyrılmak kolay senin için. Geç kalmışlığın öfkesiyle şimdi ben kendimden de sana duyduğum aşktan da nefret ediyorum!

Yazan: İçten Bıçak

E-posta: ictenb@yahoo.com

 
Sayac :1386 // Son Güncellenme : 2020-02-27

Toplam Online Ziyaretçi : 8