Çarpışmalar

Hatırlarım,ilk yazmaya başladığım zamanlar Çankaya’da küçük bir evde otururdum.Ailemden ayrılalı birkaç yıl olmuştu ve bir arkadaşımla birlikte ev tutmuştum.O zamanlar,ekonomik durumumuz bayağı bozulmuştu.Okula gitmediğimiz zamanlarda ekmek peşinde koşardık.Hangi işte çalışmamıştık ki...Taksicilikten,özel öğretmenliğe,kuryelikten bakıcılığa kadar pek çok yolu zorlardık.Kısacası,kendime nadiren zaman bulabiliyor- dum. Ama bu zamanları değerlendirmesini bilirdim.Özellikle de gün batımlarını...

Oldum olası insanların güneş battığı zamanlar sokakları boş bırakmasını anlayamamışımdır.Gün akreple yelkovanı karanlıkta bırakmaya başladığı anlarda gökyüzündeki o belirsizlik ve belirsizliği çözmek gerektiği anlarda insan beyninin üstün bir yaratıcılığa ulaşmasıyla oluşan fikirlerin çeşitliliği gibi renklenen bir gökyüzü...Dışarda bunlar olurken evde oturup televizyon izleyen insanları nasıl anlayışla karşılayabilirim ki? İşte,o akşamüstü yine bu anlayışsızlığımla sokağa çıktım.

Her akşam olduğu gibi bu akşam da beni upuzun gölgem takip ediyordu.Aylardan Şubat’tı,ama Ankara ilkbaharı çoktan konuk etmişti. Misafiri ise eli boş gelmemişti.Paltom olmadan sokakta gezmenin keyfini sürüyordum kısacası...Bizim sokağın ucunda yol ikiye ayrılır; yollardan biri yukarı,öteki aşağı inerdi.Her akşam yaptığım gibi yazı tura attım.Bu sefer aşağı gidecektim.Üç akşamdan beri öteki yolun yani yazının çıkmasından da bıkmıştım ama demir parama ihanet edemezdim..Edemedim de...Yürümeye devam ettim.

Adımlarımın altındaki yalnızlığı düşünüp duruyordum o gün... Yalnızlığı...Yalnız adamın yürümekten başka yapabileceği bir işi olmadığı için mi yürümeyi bu denli severdi o? Ya da yollarda insanları mı arıyordu?Onu koruyup kollayacak insanları?Bu sorular dönüp dolaşıp beni buluyordu. Çünkü yazdığım o ilk hikayelerin ayak tabanları şişmesine rağmen yürümekten bıkmayan o kahramanı ben miydim? Bilmiyorum...Beynimden bunlar geçiyordu o korkunç sesi duyduğumda.Daha doğrusu alışkın olduğum bir sesin gitgide yükselerek alışkın olmadığım bir desibel seviyesine ulaşmasının oldum olası bende yarattığı o histi bu sesi korkunç yapan. Koşmaya ve çığlıklar atmaya başladım.O anla ilgili en son hatırladığım şeyler bunlardı...

Gözlerimi açtığımda bir apartmanın bahçesinin etrafını çeviren
yerden bir dizboyu yükseklikte olan,geniş bir duvarın üzerinde yatıyordum. Yanımda bir kız vardı.
- “ İyi misiniz ?” diye sordu.
Her zaman yaptığım gibi isyanı basmıştım:
- “ Sen kimsin,yahu?”
- “ Sakin olun,iyisiniz değil mi?”
Biraz kendimi toparlayarak;
- “ İyiyim...ee..Ne oldu bana?”diye sordum.Bu arada konuştuğum kişinin
cinsiyeti ve dış görünüşü hakkında beynimde şekillenen ilk figürlerin
dışarıya yansıttığı davranış biçimlerimin bilinçaltımın sert denetiminden
geçişini hissediyordum.
- “ Çığlıklar atarak bağırıp ağlamaya,oradan oraya koşuşturmaya
başladınız.Sonra da bayıldınız” dedi gülerek.“Sizin bir an için bir hastalığın nöbetini geçirdiğinizi sanmıştım.Şu an sizden korkmuyor olmam da garip aslında”dedi.
Gerçekten de haklıydı.Bu hikayede bir saçmalık vardı.Ben benden başka kimsenin hiçbir neden olmadan yapmayacağı bir şey yapmıştım ve karşımda benden tecavüz başta olmak üzere başına gelebilecek her tehlikeyi göze almış olan ve bana yardım etmek isteyen bir kız vardı...Çok saçmaydı, çok...
- “Lütfen bana ne olduğunu anlatır mısınız?” dedi.
Kara kara düşündüm.Bunun bir açıklaması vardı ama nereden
anlatmaya başlamalıyım bilemiyordum.Bir an koşarak ondan uzaklaşmak istedim.Bir anda bana bir bilim adamının deney tüpüne baktığı gibi baktığını hissettim.Bana nasıl bakıyor olduğu konusundaki tahminlerim pek çok deneyle hipotezlerini kanıtlayabilirdi belki ama burada kesin olan bir gerçek vardı.Uzun süreden beri bir kız benimle ilk kez ilgileniyordu.Bu ilgi belki deneyseldi belki de kendine yeni bir hikaye arayan bir yazardı;ama bu benimle ilgilendiği gerçeğini hiçbir yere gizleyemezdi.Kendimi birdenbire Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’indeki yalnız adam gibi hissettim.
- “Sizi dinliyorum” dedi.
Yumuşak,tatlı sesi beni yıllardan sonraki ilk çapkınlığıma zorladı. Kıvrak bir refleksle:
- “Kendimi toparlamam gerekiyor.Bir yere gidip bir çay,kahve içersem kendime gelirim.Söz,ne olduğunu anlatacağım” dedim.
Ayağa kalkıp yürümeye başladığımda doğru düzgün yürüyemediğimi, yalpaladığımı farkettim.Bunu o da farketmiş olacak ki koluma girdi.Birden
uzun süredir dokunulmadığımı hissettiğim.Kol yüzeylerimiz birbirine temas ediyordu ve bu bende olağanüstü derecede bir hoşnutluk oluşturmuştu.
Dokunulmayı çok ama çok özlemiştim....
- “Bu karambolde tanışmayı unuttuk,yahu” dedi ve güldü “Ayça” dedi
Ölü bir sesle:
- “Memnun oldum,Ben de Rafet.Daha doğrusu Birol veya Rafet artık hangisini kullanırsan” dedim.
- “ Ben de fazlasıyla memnun oldum” dedi ve yine güldü:
- “ Hiç kimse ile hayatımda böyle tanışmamıştım.”
Yazı turanın belirlediği rotada gidiyorduk hala.Yalnız her zamankinden
farklı olarak yanımda yüzüne ışıkların vurmasıyla ve baş dönmemin azalmasıyla çok güzel olduğunu iyiden iyiye farkettiğim bir bayan vardı. Kavaklıdere’deki o karmaşık yol ayrımından geçtik ve Kuğulu Park’a girdik.
Büyük bir cesaretle gökyüzüne tekrar baktım.Hala çok güzeldi ve en azından bu sefer sessizdi.Oturup çaylarımızı söylediğimizde bir an dehşete düştüm.
Aynı şeyi bundan önce de defalarca yaşamama rağmen yine aynı düşünceye kapıldım.
Kıza:
- “Meleklerin ismi olur mu?” diye sordum.
- “Cebrail,Azrail felan var işte...Hiç duymadın mı?”dedi.
- “Peki,Huriler?”
- “Onların da ismi vardır elbet.Ama bu soruları bir dinsize sorman saçma.”
dedi ve güldü.
- “Ben gayet ciddiyim.Ben öleli kaç yıl oldu?” diye bağırdım
- “Sen doğalı rahat bir yirmi yıl olmuş;tek bildiğim bu..!Ayrıca,doktor felan
çağırmayacağım,ben bir psikolog adayıyım” dedi.Belli ki eğleniyordu.
- “Şimdi anlatacak mısın olanları,yoksa cellatları çağırayım mı?” demesiyle
kahkahayı basması bir oldu.Gerçekten sevimli bir kızdı,fakat yaşadıklarımı bilmeden ölmüş olduğumu zannedip cennette bir huriyle çay içtiğime inanmamın aslında göründüğü kadar saçma bir şey olmadığını anlaması mümkün değildi.Güzel yüzünün tekrar ciddileştiğini farkettiğim an konuşmaya başladım.
- “11 Eylül saldırılarını hatırlıyormusun?” diye sordum.
- “ İkiz kuleler?..Hmm...evet..?”
- “ O zamanlar,yaklaşık bundan dört yıl öncesi oluyor,Amerika’daki
amcamın yanına iki aylığına tatile gitmiştim.Kendisi United Airlines’ta pilottu.” dedim.Kaşlarının çatıldığını sezdim.Freud karşımda mıydı acaba?
- “Amcamın Hakan diye çok yakın bir arkadaşı vardı.Hakan ağabeyler New York’ta yaşıyorlardı altı yıldır...Özge adında bir kızları vardı.Özge benim sevgilimdi.Onunla orada geçirdiğim o bir ayda bütün şehrin altını üstüne getirmiştik.O belki de benim hayatımın aşkıydı..”
Burada durdum. Hikayemi etrafımdaki herkes bildiği ve beni böyle kabul ettikleri için kimseye anlatma ihtiyacı duymamıştım ve ilk kez ona anlatıyor-dum.Bunun ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz;bu bir mezarı kazarak içinden çıkan cesede nasıl öldüğünü anlatmak ve çaresizce onun bu konuda yorum yapmasını beklemek,ondan tekrar yaşamasını istemek gibidir. Bilinçaltımın mezarlığını kazmaya başlamıştım işte o an...Ağırlaşan göz- kapak larımı tutamadığımı o da farketmişti. Bana sarıldı ve...
- “ Seni anlamaya çalışıyorum,kendini zorlama..”dedi.Bana ilk defa biri
doğruyu söylemişti.Oysa,herkes bana “Seni anlıyorum” derdi.Bu çoğunun bana son söylediği söz olmuştu.Devam etmeye çalıştım ben de:
- “ O gün sabah erkenden buluştuk.Saat altı buçuk civarıydı sanırım. Arabayla biraz dolaştık.Bir yerde durup okyanusu seyrettik.Hayatımın en güzel sabahıydı belki de.Önceki akşamdan kalma donutlarımızı yedik.Her anını hatırlıyorum o sabahın.Nasıl unutabilirim ki..”
Tebessümünü farkedebiliyordum bu arada,konuşurken ara ara beni durduruyor ve felaketten önceki mutluluk anılarımı hatırladığımda hissettiğim mutluluğun dozunu ayarlayarak beni tekrar yaşayacağım bir felakete hazırlıyordu.
- “ Dünya Ticaret Merkezi o gün bizim de hedefimizdi.Biz gezmek için
hedeflemiştik orayı...Ben alışverişi oldum olası sevmemiştim.Onun
hatrına yediğim çiğ tavuklardan bir tanesiydi o gün oraya gitme fikrini
kabul etmek. Alt katlardan birindeydik sekizinci ve dokuzuncu kat.Her
neyse,Özge kendine ayakkabı bakıyordu bayan reyonunda.Ben ise bayan
reyonuna çıkmaya üşenmiştim.Bir alt kattaki erkek reyonunda takım
elbiselere bakarak oyalanıyordum.”
Yüzümü dikkatli bir şekilde inceliyordu anlayabildiğim kadarıyla... Birdenbire elimi tuttu.Ellerimin titrediğini farketmişti
- “ Sakin ol” dedi; “Oradan çok uzaktayız şimdi.Hem zaman,hem de mekan olarak”
- “Keşke bilebilseydin ne olduğunu.Hiçbir yere kaçamayız ondan.O ses...” dedim ve gözyaşlarına boğuldum.Bana bu sefer daha sıkı sarıldı.Bir an o uçak o binaya hiç çarpmayacakmış da havada olduğu yerde asılı kalacakmış gibi geldi.Ama öyle olmadı.Zaman hiçbir zaman durmamıştı. Nitekim,o gün de durmadı.
- “Üzerimizden hergün yüzlerce uçak geçerdi.Hepsinin bir uğultusu vardı
ama gitgide yaklaşan bir uçağın uğultusunun bütün binada oluşturabile
ceği bütün yankıların hepsi sanki benim kulağımda toplanmıştı.Gittikçe
yaklaşıyordu.O yaklaştıkça Özge uzaklaşıyordu.” yutkundum ve bu sefer ruhsuz bir ruh haliyle konuşmaya başladım.
- “Binanın tepesindeki çarpmadan sonra olan sarsıntıyı ilk başta deprem
zannetmiştim.Asansörlere koştuk;devredışıydı.Merdivenden çıkmak istedim Özge’nin yanına;görevliler bizi aşağı doğru yönlendiriyor;daha doğrusu ittiriyorlardı.Onlara sadece ‘karım orada’ diye bağırabildim. Bana anlamadığım bir çok şey söylüyorlardı;fakat söyledikleri şeyler Özge ile bir keresinde hayal ettiğimiz tek katlı,bahçeli evimize hiçbir zaman kavuşamayacağımız korkusunu içime saplamaktan başka bir işe yaramıyordu.” Dedim;bir kez daha durdum ve yutkundum.Daha fazla anlatmaya dayanamayacak gibi oldum bir an.Paşa çayı olma yolunda ilerle-
yen çayımdan bir yudum daha aldım.Bir an bir sessizlik oldu.
Ayça;
- “ İstersen daha fazla anlatma;kendini yorarak mahvetmeni istemiyorum”
dedi.Sen hem çok şanslı hem de çok şanssız bir insansın”
- “ Bunun neresi şans?” diye sordum
- “ Gerçek aşklara neden olabilecek insanlar birbirlerinin etrafından geçen
kuyruklu yıldızlar gibidirler.Bir hayat boyu sağından ve solundan geçerler.
Hiç bilemezsin ne zaman kaçırmış olduğunu.Siz birbirinizle uygun bir zamanda çarpışmışsınız.Ben bu konuda hiç senin kadar şanslı olmadım” dedi.
Bir anda yeni bir gökcismi girmişti hayatıma: “Kuyruklu Yıldız”. Bana hayatımı karartan bir çift uçak gönderen bu gökyüzünden umudumu hiç kesmemiştim.Bir gün bana olan borcunu ödeyecekti.Ve umudum bana bir kuyruklu yıldız göndermişti.Birdenbire,yarım kalan hikayemi hatırladım;
donakaldım.Sanki Dünya Ticaret Merkezi’ne ben çarpmıştım.
- “ Görevlilerin dediklerinden herkesle ilgilendiklerini ve herkesi bu binadan sağlam bir şekilde çıkaracaklarını anlıyordum.Bunun böyle olmadığını bitişiğimizdeki kuleye bir uçak daha çarpınca anladım.İkinci çarpmadan sonra öylesine bir panik hali oluştu ki insanlarda kim nereye kaçacağını bilemedi.Kısa bir sürede,bizi binadan çıkarıp uzaklaştırmış- lardı.Ama ben hala Özge’yi arıyordum.Bana tek denilen şey karımın kurtarılacağıve kimseye bir şey olmayacağı idi.Bizi oradan kuleleri net bir şekilde görebileceğimiz yere kadar uzaklaştırdılar.Ama ben hala,Özge’yi haykırıyordum...!! Bir gürültü duymaya başladım.Git gide yaklaşan,dipten gelen bir gürültüydü bu...Kulelerden birinin boyu gittikçe kısalmaya,eriyen kemiklerinin şehri yıkan kırılma sesleriyle üstüme çökmeye devam ediyordu. Özge...Özge...Kule...”
Sessizlik oldu.Git gide yaklaşan,dipten gelen bir sessizlikti bu...
- “ Sana hayran olmamak işten değil” dedi Ayça
- “ Neden?” dedim
- “ Hala,ayakta duracak gücü bulabildiğin için,yaşayabildiğin için. Her gün üzerinden bir sürü uçak geçiyor.Uçak sesleri sana yaklaşıyor ve ...
- “ Ve hep bugün olduğu gibi oluyor.Kendimi ölmüş ve tekrar dirilmiş zannediyorum.Belki de herşeyin sırrı gökyüzüdür” dedim.
- “ Neden bu kadar çok seviyorsun gökyüzünü?”
- “ Liseden mezun olurken bana yazılan bir yıllık yazısında bir arkadaşım bunun nedenini benden çok daha iyi bir şekilde anlatmıştı. Öylesine etkilenmiştim ki o yazının bir bölümünü hep cebimde taşıdım.”
Yazıyı cebimden çıkardım ve okuması için ona verdim.Yazı uzun bir yazıydı,cebimde taşıdığım bölümü yazının son bölümüydü...Sesli bir biçimde okumaya başladı:
“....hep konuştuk yanlış limanlardan.Oysa hayat güzel olsaydı da biz masmavi gökyüzü,yakamozlu denizler hakkında konuşabilseydik.Ama kimse olmasa da yanında,kendini denizin dibine takılmış yosunlar gibi nefessiz hissedersen günün birinde gökyüzüne bakmayı unutma,Gökyüzü senindir.Gökyüzü herkesindir...”
Okumayı bitirdikten sonra yazıyı katladı gömleğimin ön cebine koydu.
- “ Sana yardım edeceğim.Gökyüzüne bakarken artık canın acısın istemiyorum.”

Şimdi,o günlere dönüp baktığımda benim hakkımda söylenmiş en
doğru sözü onun söylediğini düşünüyorum.Ben hem çok şanslı bir
insandım,hem de çok şanssız bir insan...Ama şansımın ağır bastığını
görebiliyorum çünkü Ayça benim ikinci kuyruklu yıldızım olup
çıkıverdi. Tedavimin tamamlanması için yıllarını harcadı.Ben tamamiyle
sağlığıma kavuşunca birlikte Astronomi ile ilgilenmeye başladık.Beş
arkadaşla birlikte Gelibolu’da bir gözlemevi satın aldık.Anlayacağınız,şimdi
de biz borçluyuz birşeyleri bu gökyüzüne......

(Yazan: Alper İnce)
E-posta: alperince4444@hotmail.com

 
Sayac :1540 // Son Güncellenme : 2020-02-21

Toplam Online Ziyaretçi : 12