Barış Anlaşması

Bütün gün boyunca kendimi sessizliğe teslim etmiş olduğum ve bunu önlemek için de bir çabaya girişmeyeceğimi bildiğim için, günün kalan kısmında bir bara gidip tanıdığım kimselerle iki çift laf etmek yerine, uzun bir caddenin genelde öğrencilerin kullandığı kaldırım tarafında kendimce yürümeyi tercih ettim. Vakit öğle suları olmalıydı. Önlüklerinin kirlenmişliğinden anladığım kadarıyla, bir boş alanda top teptirerek beşte devre onda biter usulü bir oyuna girişmişler ve annelerinin azarını işiteceklerini bilmeden üstlerini başlarını pis etmişlerdi okulun sabahçı öğrencileri. Kafamı kaldırıp etrafıma baktım ama yakında bir okul da görünmüyordu. Belli ki okulu asmışlardı. Çocuklardan birine baktım, gülümsedim ama karşılığında ne olduğunu bilemediğim ters bir ifadeyle temsil edildim.

Hava soğuk gibiydi. Eldivenlerim ve beremle yürüdüğüm için havanın donduruculuğu tenime ve kafama, kulaklarıma çok az işliyordu. Kar yağmıştı sanki. Belki de her yer bembeyazdı da ben farkında değildim. Dalgın dalgın yürümek ve hiçbir şeyi umursamamak en iyisiydi. Sonra birden havanın kararmakta olduğunu sezdim. Demek ki halen dikkatimi toparlayabiliyordum bir şeyler üzerinde. Kayıtsızlığımın bazen beni bile kızdıran yoğunluğundan o an için uzaklaştığımı sezip keyiflendim.

Barlar sokağını geçeli bir hayli olmuştu. Bir iki saat kadar. Ve ismini daha önce gördüğüm ama daha önce adımımı atmadığım bir semte gelmiştim. Sabahtan beri kim bilir kaç tane caddeden geçmiş, kaç insanla o kalabalıkta omuz omuza çarpışıp yüz hareketleriyle özürleşmiştim. En sonunda yoruldum. Her zaman gittiğim işlek bir yerde olduğu gibi burada da çok katlı bir çarşı vardı, dolaşmak maksadıyla içine girdim. İçersi sıcaktı, pişmeye başladım ve ısıtıcı giysilerimden birkaç dakikalığına müsaade istedim.

Vitrinlere bakmak anlamsızdı. Hem burada her şey çok pahalıydı. Aslında her yerde bütün satılanlar inanılmaz pahalı geliyordu bana. Beni çok zengin eden bir işte bile çalışsam yine aynısını düşünürdüm hiç kuşkusuz. Çarşının en üst katına çıktım, merdivenler her ne kadar dizlerimi ağrıtsa da. Karşıma bomboş bir dükkan çıktı. Camlarında yazılı olan ilandan, kiralık bir dükkan olduğu anlaşılıyordu. Üstelik telefon numarası bile vardı. Gariptir ki, dükkanın kapısı açıktı. Sağıma soluma baktım, kimseler de yoktu.

Kendimle bir türlü barıştıramadığım bu gri şehir, o anda camdan baktığımda, bir masal diyarı gibi geldi bana. Bu dükkanı kim alacaksa çok şanslıydı. Çekinerek içine girmiştim ama şimdi camdan bakıp şehre gözlerimin ucunda şahit olunca epey rahatladım. Uzaktan yakına kadar ışıklar birer demet halinde bana gülümsüyordu. Güneş batalı yarım saat kadar olduysa da, geride bıraktığı günde bir şeyler unutmuş olacak ki, sanki birkaç dakikalığına geri dönmüş ve ufuktaki esrarengiz örtüsünü katmer katmer sergilemişti. Kendimi çok şanslı hissettim birden. Güneş bana kıyak geçmişti.

Karşıdaki binada bir dershane vardı. Üniversiteye hazırlanan gençler pür dikkat hocalarını dinliyordu. Elbet aralarında uyuklayanlar da vardı, dalga olsun diye gelenler de. Kafaları bir sürü bilgiyle donatılacak, ama bütün bunlar girdikleri sınavdan sonra yaz sıcağında unutulup gidecekti. Birçoğu tatil beldesinde yeni yüreklerle flört edecekti muhtemelen. Ama şu anda ders zamanıydı. Bense onların arasında olsam, herhalde çok canım sıkılırdı. Ben şu anda şehri seyrettiğim noktada günlerce ışıklarla konuşsam, dolunayın sevimli yüzüyle selamlaşsam, yıldızlardan kayık yapıp içinde deniz olan düşler kursam onlardan daha çok şey kazanır, daha çok şey öğrenirdim. Hayat bazen bilgiden değil, kendisine gösterilen ilgiden sonra bizlere cevap verirdi çünkü. Doğruydu bu, ama o gençlerin de inandıkları ideallerini sürükleme kıvamına gelmeleri için suni bir sınavdan geçmeleri, yıllar geçirmeleri gerekiyordu benim şu anda düşündüklerime ulaşmaları için. Onlar da haklıydı.

Sessiz başlayan gün, öyle de bitecekti besbelli. Elbette kalabalık şehrin gürültüsü, insanların binlerce kişi aynı anda konuşunca birleşip karışarak bir anlam ifade etmeyen uğultusu ve bunun gibi ses oluşturan durumlarla karşılaşmıştım. Ama kendi sessizliğimdi bu bahsettiğim. Gün boyunca hiç konuşmamış, tanıdık bir yüze rastlamadan günü akşam etmiştim. Sakin günleri severdim, bu sakinlik de ilaç gibi gelmişti. Oysa yarın böyle olmayacaktı. Yarın da dün gibi olacaktı ama ben bugünü kendime ayırmayı seçmiştim işte.

Ve birazdan o dükkandan da çıkacaktım, evime gidecektim artık. Ben gitme kararımı vermeden önce, aniden dükkana girip ışığı yakan bir adamın şaşkın bakışları kovmaya yetti beni. Adam belli ki binanın görevlisiydi, ana kapıya kilit vurmadan önce bu dükkanı kapatmak için buraya gelmişti. Anlaşılan yorucu bir gün yaşamıştı; çiğnenmekten bitap düşmüş bir sakızın insanın damağına da yapışıp sabah uyanana kadar gitmeyen bayatlığına benzeyen bir ruh taşıyordu bedeni. Hiç soru sormadı, ben de yanından geçip çıktım.

Şehirle barışmıştım, güneşle uzlaşmıştım. Bir gün bu çok katlı çarşıya yeniden gelecek ve sattıkları ürün ne kadar pahalı olursa olsun, o dükkan birisi tarafından kiralanıp iş yapmaya başlar hale geldiğinde, uğrayıp bir şeyler alacaktım. Sırf o manzarayı yeniden görmek, yeni bir şeyler kazanmak ve öğrenmek için; dükkanın sahibi hesabı kapatmaya, binanın görevlisi binaya kilit vurmaya vakit.

30 Ocak 2003
Ankara

Yazan: Emrah Boslu
E-posta: eboslu@yahoo.com

 
Sayac :1338 // Son Güncellenme : 2020-02-21

Toplam Online Ziyaretçi : 11