Uzun Zamandır Uzaklardaydım Kendime

Düğünsüzlük çeken bir düğün sarayından ne farkım vardı ki? O, dışında süslü bina kabuğu, içinde boş duran masa ve sandalyelerden oluşuyorsa; ben de dışarıdan bakıldığında ağlayan, gülen, bazen kırılan, küsen, bazen heyecanlanan, derslere girip çıkan, sınavları yaklaşınca çekilip bir odaya, oturup başına dersin, tabiri caizse inekleyen, dünyanın litosferi gibi bir Kabuk’tum.

Ama, doğru değil miydi? Bir biyoloğun terimleriyle memeliler grubuna giren bir mahluk, bir sosyoloğa göre yaşamak için başkalarına gereksinim duyan toplumsal bir varlık, felsefeye göreyse—evet ona göreyse—her şeye yetecek, her şeyi anlatacak ve anlayacak, bir kafa dolusu fikir yumağına sahip bir SAHİP’tim, dünyanın sahiplerinden biri: 5-6 milyon beşerden sadece BİR’i.

Bazen ne kadar değersiz, küçük, güçsüz, nedensiz, nasılsız, amaçsız, fikirsiz, kısacası boş bir KABUK olduğumu düşünsem de, ne olduğumu ya da ne olmam gerektiğini tahlil ettiğim nadir anlar da olmuyor değildi hani.

Arkadaşlarıma soruyordum: Beni nasıl tanırsınız? Biri beni anlatmanızı istese, ona ne derdiniz? Anlatmaya nasıl başlardınız? Yeşil gözlü, uzun boylu diye mi, yoksa kafamın içini mi tarife çalışırdınız? Cevaplar hep değişiyordu. Kimi beni üzmemek ya da gerçekçi olmayı tercih ettiği için—ne de olsa bir insan, bir diğerinin kafasının içini hiçbir zaman tamamiyle bilemez—“Tabii ki de fiziksel özelliklerinle başlarım.” şeklinde cevaplarken, kimileri de sorularıma “Ne bileyim ben canım ne diyeceğimi, müneccim miyim ben?” diye soruyla karşılık veriyordu.
İşte felsefeye yönelişim de böyle başladı. Madem benim gibi kabuktan ibaret hiçbir insan sorularımı tatmin edici bir biçimde yanıtlayamıyordu, ben de derdimin çaresine kocakarı ilaçlarına benzeyen bu kulaktan dolma bilgiler yerine, suyun asıl gözü olduğunu düşündüğüm felsefede arayacaktım.

O zamana kadar, felsefeyle henüz tanışmamıştım. Ne de olsa daha 16 yaşında, ortalama bir Lise 2. sınıf öğrencisiydim. Annemin deyişiyle, yaşıtlarıma göre biraz kara kuru, uzun boyumdan ötürü de “fasulye sırığı”ydım. Aslında önüme ne gelirse yerdim. Ama annemin beklentilerinin tersine, bir türlü de kilo alamazdım.

Orta okuldan beri İngilizce tutkum sayesinde, Süper Lise’ye yazıldım. Hep İngilizce Öğretmeni olmak vardı düşlerimin en aşina olduğum köşesinde; ama en kuytu odacıklara girdiğimde, “yazar” olma hayali karşılardı beni en coşkulu havayi fişekleriyle ve en ihtişamlı bandolarıyla: Osman Aysu, Ahmet Ümit, Stephen King, ya da Dean Koontz. Bu yazarların kitaplarını, yine annemin ünlü deyişlerinden birine göre, “evimin ekmeğiymiş” gibi bir oturuşta okurdum. Bazen yemek vakitlerini kaçırır da, annemden bir güzel azarı yerdim, çorba niyetine. Aslında okumama karşı değildi de, gözlerime fazla yüklendiğimden şikayet ederdi: “Gözlerine yazık!” derdi. Onu ne çok özlüyorum.

Ancak 3. sınıfa geçince gerçekleşti o büyük atılım. Artık felsefe dersi alıyordum, canı gönülden, seçmeli olarak. Ne de olsa, bu dersi görünen gerçekliğiyle, yani arkadaşların deyişiyle “neye bulaştığımı” bilerek seçmiştim. Birçokları dalga geçmişti biz felsefe tayfasıyla, çok kıymetli şeçmeli ders şansımızı felsefeyle harcadığımız için. Bizlerse çok heyecanlıydık; sorgulamaya daha meyilli, daha meraklı ve düzgün, normal bir hayat sürecinde felsefenin KABUK’larımızı kıracağında hemfikirdik. Ne kadar da ironik bir fikir oysa ki: Felsefe insana normal yaşamayı öğretmez ki; daha da karıştırır olanı, anlaşılmaz yapar. Ancak, ben ve benim gibi düşünen diğer arkadaşlar, felsefeyi, kendimizi tanımlamak, sınırlarımızı keskinleştirmek ve belirlemek için, severek ve isteyerek, “son kararımız” olarak almıştık.

Öğretmen, öncelikle, Antil Çağ Filozofları’yla başlayacakmış diye fısıltılı bir bekleyiş aldı götürdü ortalığı. Ve beklentilere uygun olarak Sokrat’ı, Plato’yu, Aristo’yu ve diğer birçok Antik Çağ Filozofu’nun eserlerini okuduk, duruşlarını anlamlandırmaya çalışıp, kendimize göre yeniden boyutlandırdık. Bunlardan sonra modern filozofların, bütün sınırların, kesinliklerin kaldırıldığı, dahası bilerek yok edildiği, gerçeklikten bilmem kaç ışık yılı uzaklaşılmış, çapraşık, girift düşünme boyutuna maruz kaldık ve bunu anlamlandırma deneylerine giriştik, üzerlerinde düşünerek.

Her güzel şey gibi bu dersler de hızlıca geçti—ne de olsa Zamana yaslanmışlardı—ama onlardan kazanmayı ya da daha doğrusu derinden kazarak çıkarmayı umduğum o muhteşem maden, o paha biçilemez mücevher neredeydi? Yoktu işte! Yoktu, yok! Öğrenmem gereken, bu birbirinden Kafes ve Özgürlük kadar farklı konuları beynime bir şırıngayla vermediğim kalmıştı; ama yine de beklediğim o çok kıymetli duygu, yani kendimi, yapabileceklerimi, yapamayacaklarımı, sevip sevmediklerimi, normal bir yaşamı tanımlama ve anlaşılabilir kalıplara dökme hayalim, kısacası bu dersi alırken belirlediğim kendimi öğrenme umudum 10,5 şiddetindeki bir depremle yıkılmış, taş üstünde taş kalmamıştı.

Normal bir olay seyirinde, yıkılmam gerekirdi; hayatla olan bütün bağlarımı kesip, bir kaplumbağanın korktuğunda yaptığı gibi KABUK’un içine gerisin geri çekilmem gerekirdi. Ama nedendir bilinmez, bu yeis çok kısa sürmüş ve ben yeniden, yeni patikalar arıyordum KABUK’un dışına, dışarıdaki dünyaya.

Ancak bu sefer, böyle aceleci davranmayıp, irdeleyecektim muhtemel “çatallaşan yollar”ı. Bunun için de farklı türlerde kitaplar okumaya karar verdim, nasılsa onlar bana, ben fazla uğraş vermeden, yeni hayatlar, sorgular, problemler ve çözümler pazarlıyordu: Psikoloji, sosyoloji, korku, polisiye…

Bunlardan beni en çok etkileyen—zaten önceden gelme bir tanışıklığım olduğu için—polisiye olmuştu. Ondaki karakterlerin yaşadığı bütün olaylar, iz sürmeler sanki ben yaşıyormuşum gibi bir etki bırakıyordu bende. Bundan bir çıkarım yaparsam, maceracı bir karakterim olduğu söylenebilirdi o zaman. Ancak macera demek, bela, zor durum demekle eş değerdi ve bu kovalamaca, hız tutkusu, suçluyu bulma gibi romanlarda en basit ve rahat yapılan hayali işlerle gerçek hayatta tecrübe etmek arasında evren kadar fark var diye kendime tekrar edip durdum, yapacağımı bildiğim şeyi engellemek için. Ama bunun çok yararsız, eksik ve kullanışsız kaldığını çok yakın bir sürede öğrendim.
Artık kendimi frenleyemez olmuştum; deli gibi polisiye roman okuyor, polisiye film izliyordum—bir bakıma kaçış psikolojisiyle kendimi bunlara kaptırmıştım; çünkü o sıralarda çok feci, beni tamamiyle sarsan bir olay gerçekleşmişti: Annem ve babam bir bankada mali işlerini halletmeye çalışırken, banka soyulmak istenmiş ve o HIRSIZ da bula bula, o kadar kişinin arasından, benim—sadece 17 yaşındaki, daha hayatında aile ihtiyacı yeni başlamış olan gencecik bir insanın—anne ve babamı, ciddiyetini—bence insafsızlığını—kanıtlamak için hunharca katletmişti. Ve bunlarda dikkatimi çeken, önemli olduğuna kanaat getirdiğim her şeyi en ince ayrıntısına varana kadar bir deftere not alıyordum.

Zaten asıl kendimi engelleyemediğim ŞEY de bu defterin fazlasıyla dolması ve bir yenisine geçmemle zuhur buldu:

Polis Koleji’ne girmek. Artık yazar olmak yerine, bu inatçı, kendini tekrarlayan düşünce neon lambalarla yanıp sönüyordu kafamda. Zaten manasını bilmediğim hayatım bu tek amaç etrafında deli divane, kaçınılmaz bir şekilde dönüyor, dönüyor ve dönüyordu.

Ben de kararımı verdim ve gerekli belgeleri toplayıp 19 Ağustos’ta başvurdum Polis Koleji sınavlarına. Ama başvurmamla pişman olmam—belki de neyse ki demeliyim—aynı güne denk gelir: 19 Ağustos’a.

Sınava başvurmak için otobüsle Taksim’e gittim, biraz sorup soruşturup, başvuru yerini buldum. Belgelerle birlikte sınav başvuru kılavuzu ve formunu teslim ettim yetkililere. Daha sonra son duraklara doğru coşkulu, heyecanlı ve hızlı bir yürüyüş temposu tutturdum—yine neyse ki diyorum; çünkü hızlı yürümeseydim asla işin iç yüzünü öğrenemeyecektim. Ziverbey’e giden otobüsün durağına vardığımda, hemen dikkatimi çekmişti polis üniformalı genç bir kız. Elinde bir bavul, kafasında lacivert, köşeli bir şapka, üzerinde yine lacivert ceket pantolon. Ceketinin omuzlarında anlamımı ilk görüşte çıkardığım armalar, kızın daha 2. sınıf öğrencisi olduğunu bağırarak ilan ediyordu sanki. Yanına yaklaştım; ama çekingenliğim tutmuştu yine, ağzımı açıp tek bir laf edemedim önce. Sonra otobüs geldi, sırasıyla bindik durakta olan beş kişi olarak.

Şans eseri, çift koltuklu bölmeye doğru yürümeye devam etti, gözümü—tabii ki gizlice—üzerinden hiç ayırmadığım kız. Oturdu boş çiftlilerden birine, tabii ki ben de doğru onun yanına konuşlandım. Otobüs harekete başladı, benim de çenem açıldı:
-Merhaba, dedim. Polis kolejindesiniz değil mi?
-Evet, öyle, diye cevapladı beni.
Ben de bundan cesaret alarak—yani, sonuçta terslememişti ki beni—sordum:
-Ben de Polis Koleji’ne girmek istiyorum. Hatta bunun için, bugün başvurdum, sınav da 19 Eylül’de. Sizce hangisi en iyi kolej? Etiler’deki mi, yoksa Kadıköy’deki mi?
Kızın yüzü birden değişti. Şaşkınlıkla, evet duru bir şaşkınlıkla:
-Aaaa. Gerçekten yaptınız mı bunu? İnanamıyorum, ben kurtulmaya çabalıyorum, sizse tam tersi.
Şimdi şaşırma, hatta tabiri caizse dumur olma sırası bendeydi:
-Nasıl yani kurtulmaya çalışıyorsunuz? Ama neden ki? Hiç anlayamıyorum.
-Nedeni var mı? Polis okullarının hepsinde aynı durum. Eğer erkekseniz, tamam, başvurun, girin okula. Ama eğer bir kızsanız hayatınızın hatasını yapmış olursunuz. Öyle inanmaz gözlerle bakmayın bana lütfen, bu bir gerçek. Sadece içinde olan bilir, ne demek istediğimi. Ama eminim ki, siz şimdi bin bir hayal peşinde koşuyorsunuz, televizyondaki filmlerden etkilenip de. Ancak, hani derler ya gerçekler acıdır, diye; işte polis okulları da bir kız için aynen böyle. Bir kere, en önemlisini anlatıyım lafı kısa kesmek için, erkekler istedikleri gibi yükselme sınavlarına girip, ne bileyim—hani bir Memoli karakteri vardı ya bir dizide—işte onun gibi komiser olabilir kolaylıkla. Ama bir kızın çıkabileceği en yüksek mevki komiser yardımcılığı, o da eğer çok şanslıysanız ve ondan da önemlisi tanıdığınız varsa. Yani anlayacağınız, kızlar hiç de iyi durumda değil bu okullarda. Kendimi örnek vereyim size en basitinden. 4 yıl okul, 2 yıl zorunlu görev, hem de Anadolu’nun herhangi bir köşesinde. Tabii ki buna bir diyeceğim yok; ama benim kapasiteme göre verilmeyecek, masabaşı diye tabir edilen en sıkıcı ve monoton görevlerin ileriki yıllarda beni beklediğini düşündüğümde, bu 6 yıl bana çin işkencesi gibi geliyor. Oysa sınava girip, bu koleji kazandığımda ne hayallerle, beklentiyle dolmuştum, ama evdeki hesap çarşıyı tutmuyormuş. Eminim ne demek istediğimi anladınız.
Ben sadece kafa sallamakla yetinebildim; çünkü anlattıkları karşısında nutkum tutulmuştu. O devam etti:
-Bana verecekleri en iyi görev, (otobüs Beşiktaş merkezine gelmişti, o da oradaki devriyeleri göstererek) hani şurada arabada bekleyen memurlar var ya, işte onlardan biri olup, mesayi saatimin bitmesini beklemek olacaktır en iyi olasılıkla.
-Uzun sözün kısası, siz siz olun polis okullarından uzak durun. Tabii bir de, siz olmazsanız, ben olmazsam o zaman halden anlayan kadın polisler olmayacak toplumumuzda, problemi çıkıyor ortaya. Haklı bir yorum; ancak buralardaki düşünce yapısı ve okul sistemleri değişmedikçe, daha çok kız polis okullarına girdiğine pişman olur ve diğerlerini de etkileyip, onların başlarını yakmalarını engellemeye çalışır, benim size yaptığım gibi. Neyse, çok konuşup, kafanızı şişirdim.

-Yok canım estağfirullah.
-Yok, yok. Öyle oldu. Demek istediğim, bir kez daha düşünün, hayatınızı bu deneyle zora sokmadan önce. Aaa, lafa daldık, az daha durağı kaçırıyordum. Bana müsaade. Size iyi günler.
-İyi günler. Uyarılarınız için de çok teşekkür ederim.
-Önemli değil, gerçekten. Elimden gelen maalesef ki bu okulları kötülemek oldu. Keşke size olumlu şeyler söyleyebilseydim.
İşte böylece KABUK’tan dışarıya açılmış yollardan biri daha kapanmış oldu. Çünkü kızın anlattıklarından bir hayli etkilenmiştim ve bunları tekrar tekrar düşününce, ona hak verdim. Kısacası, sınava girmedim.
Ancak, boş da durmadım. Bu sefer yaptığım, içini bilmediğim KABUK’u, yani kendimi kat be kat aştığımı düşündüyor bana, şu anda olayı hatırladığımda. Ama yine de pişman değilim bu çırpınışlardan. En azından her şeyden elimi eteğimi çekip, hiçbir şey yapmamaktan iyidir.
Yine bir otobüsteydim. Ama bu seferki Taksim-Ziverbey otobüsünden birkaç kat daha büyük ve geniş olan, şehirlerarası bir otobüstü. Ve bu kez son durak Başkent’ti, Ankara. Ancak, diğer yolculuktan tek farkı bu da değildi: Bu kez yanımda oturan ve bana uyarılarla karışık nasihat verip, yardımcı olacak bir öğrenci yoktu. Gerçi olsa da, bu kararımdan vazgeçmezdim gibi geliyor bana. Hayatta hiçbir yakınım yokken, daha fazla açıktım kendimi anlayamamaktan, bilememekten doğacak eksiklik ve hatalara. Oraya gitmek hayata devamlılık isteğimin basit bir kanıtı, umudumun devamı olacaktı.
İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı. İşte burayaydı yolculuğum.
5 saat süren, merak ve heyecandan yerinde duramadığım yolculuktan sonra, AŞTİ’ye vardı otobüs. Hiçbir yerini bilmediğim, yabancısı olduğum Başkent, asık yüzlü, baskıcı bulutlarıyla karşıladı beni, ne yazık ki. Ama tabii bu ileride olacakların kötü bir seyir izleyeceği anlamına gelmeyebilirdi. Nitekim öyle de oldu.

AŞTİ’den çıkınca, sokak taksilerle doludur. Bunlardan rastgele birine binemezsiniz, ancak. “Sıra diye bir şey var kardeşim” derler, yüzünüze aptalmışsınız gibi bakarak. Size de bineceğiniz arabaya, bir de bu azara teşvik gibi, para vermek düşer gideceğiniz yere varınca.

AŞTİ’deki otomatik kapılardan taksilerle sarıya boyanmış sokağa çıkınca, içimden, yabancı bir turistmiş gibi davranmak geçti, böylece oradakiler yardım etmek için yanıp tutuşurlardı. Ama bu şöforlerden kaçı İngilizce biliyordur ki, diye kendime karşı çıktım. Sordum, azarlanmamak için, hangisinin, ya da kimin mi demeliyim, sırada olduğunu ve binebildim arabaya en sonunda. Adama, İç İşleri’ne dedim. Aslında niyetim sacede öncü bir keşifti; çünkü üzerimdeki kıyafet başvuru için hiç de uygun değildi. Bu yüzden orada taksiden indim ve başka bir taksi çevirdim, keşfimi yapınca ve beni en yakın hotele götürmesini istedim. Sonradan öğrendim ki, hemen bir taksi bulmam ne kadar şanslı bir karakter olduğumun kesin bir göstergesiymiş; çünkü oradan çok nadir geçermiş herhangi bir taksi.
Hotel küçük, pansiyon tarzı döşenmiş ama temiz bir yerdi. Şimdilik sadece bu geceliğine istediğimi, ancak odayı 3-5 günlük, hatta belki de bir haftalık tutabileceğimi bildirdikten sonra, odama çıktım. Bir duş alıp ferahladıktan sonra, yol yorgunluğunu atmak için biraz uzandım, ama uyuya kalmışım. Uyandığımda saat 12:28’di, demek ki yaklaşık 3 saat uyumuşum.

Sonra aşağıya indim ve bell boy diye çağrıldığını duyduğum çocuktan en yakın kafenin yerini sordum. Sokağın başındaymış. Orada kahvaltı tarzı bir şeyler yedikten sonra, yine bir takside buldum kendimi ve tekrar İç İşleri’ne doğru yoldaydım. 15 dakika sonra kapısında, güvenlik görevlisini—sorguya çeker gibi—soru yağmuruna tutmuştum. Ama gerçekten yararlı birçok şey öğrendim.
-Şansın bu kadarı, dedi güvenlik görevlisi Adil Bey. Başvurular yarın başlıyor; ama birkaç evrak gerekli, kızım. Eğer bunlar yoksa babasının oğlu olsan form vermezler. Gerekli belgeler yanında mı bakayım?

-Yani, bilmiyorum ki, neler gerekliydi acaba? Ben internet sitesini araştırıp, geçen senelerde neler istemişler bakmıştım ve o belgeleri topladım. Eğer başka şeyler isterlerse, ne yaparım bilmem!

Ağlamaklı olmuştum bir anda. O kadar saat yolculuk, bildiğin yerlerden uzaklaş, sonra koca bir hiç için gelmiş ol! Böyle şey olur mu ya, diye kendi kendime hayıflanırken, Adil Bey’in yüzü aydınlandı benim cevabım üzerine. Adamcağız sağ olsun, pek bir ilgilenmişti benimle. Kendi kızı yaşlarındaymışım, öyle demişti az evvel.

-Aaa, bak ne iyi etmişsin kızım. İstedikleri belgeler hiç şaşmaz, hep aynıdır yıllardır. Zaten fazla bir şey değil yahu, sonuçta özel bir şirket değil ki burası, yok CV ne istesinler. Hadi, üzülme, neler getirdin, söyle hele.

-Adliyeden temiz kağıdı, hani suçum falan olmadığına dair, ikametgah, nüfus cüzdanı fotokopisi, sağlık raporu. Bunlar yazıyordu internette.
-Ooo, tam tamına bunlar be kızım! Bak şu internetin bir faydasını duydum ömrü hayatımda. Bizim kızsa… Neyse boşver şimdi onu. Sen bana nüfus cüzdanını ver de, ziyaretçi kartı çıkarıyım sana.
-Buyrun.
-Hıh, tamam. Şimdi şöyle gel, şu bölmeye gir. Fotoğrafını çekip, kartın üzerine yapıştırıcam….
-Oldu işte. Al bakalım. Şimdi buradan düm düz git. Büyük bir ahşap kapı göreceksin, oradan sor görevliye, onlar gösterir sana formun verildiği yeri.
Çok teşekkür edip ayrıldım, babacan, kır saçlı Adil Bey’in yanından. Dediği gibi düm düz gittim ve kapıdaki görevliye sordum. Ondan aldığım tarifle buldum binalar labirenti içinden bana gereken yeri.
Sonrası çok hızlıydı, sanki VCD’de hızlı tuşuna basılı kalmış gibiydi her olay. Daha önce kendime söz vermiştim, düşünmeden bir şey yapmak yok diye; ama kendime olan sözümü maalesef yine tutamadım. İmzaladım, bana verilen her belgeyi, bireysel özgürlüklerimi kısıtladığını bile bile.
Eğitim bir hafta sonra başladı. Çok zor, bir o kadar da eğlenceli bir sene bekliyormuş beni, eğitmenlerin alaylı deyişiyle. Gerçi haklılardı bir konuda, çok ama çok zordu bu eğitimde hayat, hele de benim gibi sadece okuyup düşünmekle sorunları çözmeye alışmış biri için. Ama insanın azmedince yapamayacağı şey yoktur, derler ya. İşte aynen öyle oldu. Ben de hırs yaptım ve 365 gün 6 saatin 244 günü kendini savunma, atış talimi, çeviriler, suç bilimi, hukuk, politika, gizlilik eğitimi, laboratuvar analizi gibi birçok ders ya da konuyu çalıştım ya da alıştırma yaptım ve eğitimi gerçekten de başarılı bir şekilde bitirdim. Öyle ki başta—özellikle de genç yaşımdan dolayı, daha 19’dum—benim oraya alınmamdan bile şikayetçi olan birkaç hocanın gözünde oldukça değer kazanmıştım.
Ancak Taksim-Ziverbey otobüsünde karşılaştığım kızın anlattıkları burada da geçerliydi. Bu basmakalıplığı kırmaksa, biz kızlara kalıyordu. Bir elin parmaklarını geçmeyen bizler de tabii ki boş durmadık ve belki de 10 sene içinde teşkilatın eğitim programından bu başarıyla—öyle ki ben 1., Arzu 2. ve Gülsüm de 3.’ydü—mezun olan ilk kızlar olmuştuk. Buna rağmen, bize verilen görev yine “masabaşı” göreviydi: İstanbul, Nişantaşı Şefliği’ne Araştırma Görevlisi olarak atanmıştık Arzu ve ben. Gülsüm ise gizlilik esasından dolayı, gideceği yeri bize söyleyememişti. Gerçi, Arzu’nun bile İstanbul’a atandığını göreve başlayıp, büroya gidince öğrenmiştim.
İlk iki gün, bana tahsis edilmiş olan evden büyük bir düş kırıklığıyla Nişantaşı’na gittim. Ancak müdürüm Selim Bey anlayışlı, bir o kadar da bilgili ve görmüş geçirmiş bir adamdı. Bir de dosyamı okuyunca, o da bu görevin bana uygun olmadığını düşünmüştü de, bunu bana açıkça belirtmekten çekinmemişti.

İki ay sonra, bir salı akşamı eve geldiğimde, şimdiye kadar hep boş bulduğum posta kutusunda orta ebatlarda, sarı bir zarf buldum. Önce yanlışlıkla benimkine koyduklarını düşündüm; ama alıp baktığımda, tuhaf bir şekilde zarfın bana gönderildiğini anladım. Hem de nereden? Teşkilattan!!!

Çok şaşımıştım, bir an şikâyetlerimi duyup, teşkilattan çıkarıldığımı düşündüm. Sanki görünmez bir urgan beni boğuyormuş gibi geldi. Ellerimin titremesinden celbi zar zor açtım. Bir de ne göreyim! Araştırma görevlisi olmaktan azledilip, aktif göreve atanmışım. Daha sonra düşündüğümde, o an karşımda bir aynanın ya da beni kaydeden bir kameranın olmasını diledim. O halime bakıp bol bol gülmek için. Ağzım bir karış açık—annem olsa “aman sinek kaçacak, ağzını kapa” derdi—ya gözlere ne demeli? Hani Japon çizgi filmlerinde olur ya: Kahramanların gözleri faltaşı gibi açılır, dışarı fırlar ve fırıl fırıl döner. İşte onun gibi kocaman kocaman açılmıştı gözlerim. Ha ha ha…
Şimdi içinde bulunduğum durumla o ana bakıp, o heyecanı yeniden yaşadığımda, belki de her şeyin sebebi o mektup ya da celp, artık adı her neyse, oluyor. Gerçi pişman olmak ya da hayıflanmak boşuna, çok ama çok geç bir kere. Geçmiş geçmişte kaldı, geleceğe bakmalıyım, annemin yanımda olsa diyeceği gibi. Şu anda, sadece şu teneke sopanın dengelediği ampulün aydınlattığı, aydınlıktan çok loş olan odadaki tek mobilya sayılabilecek olan sandalyede oturur, bu demir masada, elimde kalemle bunları yazarken, mavi mürekkep kayarak bir takım aşina sembolleri oluştururken, başıma gelenleri yutup kanıksamalı ve günlük kıvamındaki bu mektubu bitirmeliyim. Her şey zamanında anlamlı ne de olsa.

Şimdi vakit geldi, asıl amacı belirtmeye ve elvedaları söylemeye. Neyse ki vedalaşacağım pek kişi yok yaşayan. İşte yalnızlığın ilk ve tek faydası. Ama o kısma geçmeden, bana bunları yazma fırsatı verdiği için, beni baş ve işaret parmağı arasında küçük bir fareymişim de, onun kuyruğunu tutarmış gibi sıkıştırmış olanlara teşekkür borcumu (?!) ödemeliyim.
Tamam, tamam. Uzatmıyorum. Gittikçe daha fazla vurmaya başladılar kapıya. Aah, ne kadar da nazikler!
—Az kaldı, biraz daha sabretsenize, nasılsa artık bir yere kaçamam, yakalandım bir kere, diyorum. Sanırım birkaç dakika daha verdiler.
Diğer bir avuntumdan bahsetmeden, yani otobüste bana başına gelenleri anlatan kız gibi, içimi döküp rahatlamadan, beni bu pezajdaki yerimden silmelerini istemiyorum. Böylece de yine mektubumun başına döndüm, yani hala KABUK kırılmadı, kırılmasıysa an meselesi, Ambroce Bierce’ın Owl Creek Köprüsünde Bir Olay adlı kısa hikâyesinde de anlatmaya çalıştığı gibi: Ölüm anı her zaman, ANİ bir UYANIŞ’tır.

İşte, fazla dayanamadılar. Tam da acaba nasıl olacak benim uyanışım diye merak ediyordum. Bir dakika diyorum yanıma gelenlere. Adımı yazıp imzalamam gerek…
Gözüm arkada kalmıyor, işte bir tek bundan eminim.

Melike Emin
IA 020
03.02.2012

Yazan: Ayşe Durmuş
E-posta: d_ayse_d@yahoo.com

 
Sayac :1443 // Son Güncellenme : 2020-02-21

Toplam Online Ziyaretçi : 12